Advert

Adalet Kürsüde Değil, Ülkede Lazım

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Abdulkadir Eroğlu

Türkiye'de adalet duygusunun ağır biçimde örselendiği bir dönemde, Birleşmiş Milletler kürsüsünden dünyaya adalet dersi vermek kolaydır.

Trump'la kurulan şahsi ilişkiler üzerinden günü kurtarmak da kolaydır.

Ama asıl mesele şudur:

Kendi ülkenizde adaleti, hukuku ve liyakati ayakta tutabiliyor musunuz?

Dünya değişiyor. Orta büyüklükteki ülkeler yeni ortaklıklar kuruyor, çok taraflı yeni bir dünya düzeni şekilleniyor. Türkiye'nin önünde ise çok daha önemli bir soru var:

Türkiye bu yeni dünyada nasıl bir ülke olacak?

Ortadoğu'da herhangi bir büyük gücün yanında duran bir ülke mi?

Yoksa kendi iradesiyle hareket eden, demokratik kurumları güçlü, hukuku işleyen, ekonomisi güven veren ve bölgesel barışa katkı sağlayan bir ülke mi?

Türkiye'nin ihtiyacı, kendi iradesiyle hareket eden güçlü bir devlet olmaktır.

Çünkü güçlü devlet yalnızca büyük ordusu, büyük ekonomisi veya liderinin dünya liderleriyle kurduğu kişisel ilişkilerle ölçülmez.

Güçlü devlet, vatandaşının adalete güvenebildiği devlettir.

Tam da burada, 25 Eylül'de Ankara'da yaşanan acı olay hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir tablo ortaya koydu.

Anayasa Mahkemesi önünde emeklilerin seyyanen zam talebiyle yaptığı eylem sırasında, 60 yaşındaki emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, “Emekliyim, geçinemiyorum” diyerek ekonomik sıkıntısını dile getirdi. Elinde “Para için değil, onurumuz için” yazılı bir döviz vardı. Ardından beylik tabancasıyla kendisini vurdu ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.

Bir polis memuru...

Hayatının önemli bölümünü devlete hizmet ederek geçirmiş bir insan...

Ve sonunda devletin en yüksek hukuk kurumlarından biri olan Anayasa Mahkemesi'nin önünde, geçinemediğini söyleyerek hayatına son verdi.

Bu olayın bütün ekonomik ve sosyal nedenlerini tek bir cümleyle açıklamak elbette mümkün değildir.

Ama bir devlet açısından üzerinde düşünülmesi gereken çok ağır bir soru bırakıyor:

Bir vatandaş, devletine yıllarca hizmet ettikten sonra neden kendisini çaresiz hisseder hale geliyor?

Aynı günlerde kamuoyuna başka görüntüler de yansıyor.

“Vanlı Kara Haydar” olarak bilinen Mehmet Fatih Tançalan'a yönelik operasyon haberlerinde, iki araçta 16 milyon 440 bin euro ve 700 bin dolar bulunduğu ve bunların toplam değerinin yaklaşık 934 milyon TL olduğu bildirildi.

Bir tarafta yüz milyonlarca liralık döviz...

Diğer tarafta geçinemediğini söyleyen emekli bir polis.

İşte toplumun adalet duygusunu yaralayan asıl çelişki budur.

Üstelik genç yaşta büyük servetlere ulaşan kişiler hakkındaki haberler de kamuoyunda tartışılıyor.

28 yaşındaki Muhammed Yarız'ın milyonlarca dolarlık özel jet ve lüks yat sahibi olduğuna ilişkin haberler yayımlandı. Daha sonra İstanbul'daki bir soruşturma kapsamında bazı varlıklarına el konulduğu da haberleştirildi. Ancak bunların soruşturma konusu iddialar olduğunu ve kesinleşmiş bir mahkûmiyet anlamına gelmediğini özellikle belirtmek gerekir.

Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya'nın hisse işlemleri hakkında da çeşitli iddialar kamuoyuna yansıyor. Burada da yapılması gereken hüküm vermek değil, şeffaflık istemektir.

Çünkü mesele insanların zengin olması değildir. Mesele şudur:

Bu servet nasıl elde edildi? Kurallara uygun mu elde edildi?

Aynı imkânlar toplumun bütün kesimleri için eşit biçimde var mı?

Ve daha önemlisi:

Devlet bütün vatandaşlarına aynı hukukla mı davranıyor?

Bir ülkede vatandaş, kendi emeğiyle geçinmeye çalışırken bazı insanların kısa sürede olağanüstü servetlere ulaştığını gördüğünde, ister istemez adalet duygusunu sorgular.

Bu soruları susturmanın yolu suçlayıcı açıklamalar değil, şeffaf ve denetlenebilir bir sistemdir.

Adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz.

Adalet; işe alımda, atamada, ihalede, vergide, kamu kaynaklarının kullanımında, servetin kaynağının araştırılmasında, emeklinin aldığı maaşta ve vatandaşın devlet karşısındaki eşitliğinde aranır.

Ali Şekeroğlu'nun ölümü, işte bu nedenle yalnızca bir emeklinin dramı olarak  görülmemelidir.

Bu olay, devlet ile vatandaş arasındaki güven bağının ne kadar önemli olduğunu hatırlatan ağır bir uyarıdır.

Bir tarafta Birleşmiş Milletler kürsüsünde dünyaya adalet anlatmak...

Diğer tarafta Anayasa Mahkemesi'nin önünde “geçinemiyorum” diyen bir emekli...

Bu iki görüntü arasındaki mesafeyi kapatmadan, dünyaya anlatacağımız adalet söyleminin içeride karşılık bulması mümkün değildir.

Trump'la iyi ilişkiler kurulabilir. Dünyanın bütün liderleriyle görüşülebilir.

Birleşmiş Milletler kürsüsünde çok etkileyici konuşmalar yapılabilir.

Ama vatandaşın zihnindeki şu sorunun cevabı daha önemlidir:

“Ben bu ülkede hakkımın yenmeyeceğine ve devletin bana adil davranacağına güveniyor muyum?”

Devletin gerçek gücü işte bu sorunun cevabında saklıdır.

Türkiye'nin dünyada güçlü, saygın ve etkili bir ülke olmasının yolu da önce buradan geçmektedir.

Adalet dünyaya anlatılan bir kavram değil, vatandaşın her gün yaşadığı bir gerçektir.

Ve belki de bugün Türkiye'nin en büyük ihtiyacı şudur:

Dünyaya adalet dersi vermeden önce, kendi vatandaşına adaleti yeniden hissettirmek.

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar